Sabahı zor ettiğim bir geceyi geride bıraktım.Akşam yatarken sol ayağım sağ ayak bileğime değdiğinde bir yumuşaklık ve müthiş bir acı hissettim. B ileğim iltahap kapmış gibiydi. Üstelik bir de ateşim olunca, "Eyvah bacak mikrop kaptı" endişesiyle kirpiğim kirpiğime değmedi.
Lenf damarlarındaki tıkanıklık nedeniyle zaten sağ ayağım sola göre daha şiş. Buna alıştım ama düne kadar hiç ağrı olmamıştı. Ayrıca anjio ödemim var. Mikrobik bünye, şiş bacak ölene kadar dikkatli yaşama nedenim. Bu nedenle de bacak hassas noktam.
Normalde hiçbir güç beni kolay kolay doktora götüremez ama mevzu bacak olunca uyanır uyanmaz doktordan randevu almak zorunda kaldım. Zaten kaç gündür kötü kötü rüyalar görüyordum. Kafamdaki senaryolara, bir de rüyaları eklerken Leyla aradı; "İngiltere konsolosluğundan aradılar pasaportum gelmiş. Ben gidip alıcam."
Bu ne şimdi ya kabus mu bilemedim. Tam günü yani... Düne kadar vize verecekler mi diye merakla beklerken vizenin çıktığı gün ben doktorluk oluyorum. Kesin doktor bana kötü şeyler söyleyecek ben de bir yere gidemeyeceğim endişelerime yenilerini ekliyorum. Arası 1 saat geçmiyor telefonumdaki ses; "Yasemin Hanım, İngiltere Konsolosluğu adına arıyorum pasaportunuzunu alabilirsiniz" diyor. "Kardeş benim vize düşünecek halim mi var" diyemediğimden umutsuz bir "Tamam, teşekkürler" yanıtıyla kapatıyorum telefonu.
Ayağımdaki problem ilk çıktığında hangi doktora gittiysem "Derdin şu" diyememiş ve bu yaklaşık 4 yıl sürmüştü. Ta ki annem Doktor Necati Özdemir'i televizyonda izleyene kadar. "Ferdi Tayfur'un ayağını kesilmekten kurtarmış. Aldım adresini kesin oraya gidiyoruz" diyen annemin beni Fındıkzade'deki Can Damarı polikliniğine götürdüğü ilk günü hiç unutamam. Doktor ayağıma bir baktı ve direk "Lenf damarı iltihabı var. İyi bakıp tedaviyi yapmazsan ileride fil hastalığına döner" demeye kalmadı ben salya sümük ağlamaya başladım. Kendimi ayakları bir filinki kadar şişmiş olarak hayal etmiştim o an. Korkunçtu. Zavallı doktor neye uğradığını şaşırmıştı.
Her neyse Necati bey beni görünce önce bir fırçasını attı, "3 yıldır nerelerdesin" diye. Sonra bacağa bakıp, "Aferin iyi bakmışsın haksızlık etmeyeyim sana" dedi. Bir bana bir bacağa bakıp "Daha çok gençsin" demez mi? Benim gözyaşları yine sel. Adam yine şaşkın bir yandan beni teselli de, "Sen yan odada yatan hastaları görmedin herhalde. Bir bak da haline şükret." Her neyse işte bu konuşmalar böyle uzayıp giderken ben az biraz rahatladım. Bu seferlik antibiyotikle yırttık, Allah'ım sen beni koru.
Muayene, röntgen derken saati ettik mi 14:30. Fındıkzade'den Şişli'ye pasaportu almaya gittiğimde saat 15:30'du. Aaaa o da nesi; Can Tanrıyar'la Petek Dinçöz... Onlar da orda. Vize için başvuru yapıyorlar. Şunu belirtmeden geçmeyeyim Petek, Sezen Aksu'nun uzun boylusu olmuş. Bu kadar mı benzer insan. Dudaklar köfte, ruj renkleri bile aynı.
Neyse; ordan çık işe gelirken bir de yaklaşık 6 yıldır görmediğin bir arkadaşla karşılaş. Valla bugünde var bir hayır ama çözemedim daha. İşe giriş saati 16:00. Sayfayı yaz, işleri bitir oldu mu sana saat 18:00. Ama söz verdim hergün bir günlük yazı yazıcam diye. Tutmam gerek. İşte bu da o.
2 comments:
Doktor çok iyi demiş, akut bir rahatsızlık olmaması büyük şans.
Dönüşü olmayan bir sorun olmadığı için teselli bulalım.
Annelerin altıncı hissi bilimadamları tarafından araştırılmalı.Tez elden şifa bulasın Yasemin abla.
teşekkürler aşkın. Benim ki galiba artık akut bir rahatsızlık çünkü 10senedir çekiyorum bu derdi ama önemli olan hala ayaklarımın üzerinde yürüyebiliyor olmam o nedenle şükrediyorum.
Yorum Gönder